Pages

24 Temmuz 2016 Pazar

Havva'nın Üç Kızı



HAVVA’NIN ÜÇ KIZI

Ne siyah ne beyaz… Peri’nin öyküsü, griyi de sevenlerin öyküsü. Somutla soyutu buluşturan,pamukla dikeni sarmalayan, madde ile manayı harmanlayan…  Bitaraf olanın bertaraf olmadığı aksine bir taraf seçmek zorunluluğundan çıkıp,ortada durabilenlerin öyküsü.*  Ortada kalanın canının çıkmadığı bir dünya, Peri’nin dünyası. Bu dünya, benim gibi muhafazakar,geleneksel  bir çevrede büyüyen, bu çevreye, çemberin dışından da bakmaya çalışan birini de yakaladı hemen.Çok ilginçtir ki kendi rengimi aradığım bir dönemde karşıma çıktı kitap.Kendime kırmızı rengini seçmiştim ama bir türlü ateş kırmızısı olamıyordum.Diğer kırmızılar gibi rengime delicesine bağlı değildim,hararetle savunamıyordum onu.İçime biraz beyazdan katmaktan rahatsız değildim mesela. Havva’nın Üç Kızı bana kırmızının tek bir tonu olmadığı ,istediğim tonunda kalabileceğim konusunda bir pencere açtı.Dahası, kırmızı mavi ile karışırsa mor,beyaz ile karışırsa pembe olurdu.Ve yalnızca bir renk değil renkler bir arada güzeldi.

Kitaba dönersek, romanın kapısını bize Peri aralıyor. O,ülkemizde yaşayan bir çok yada bir kısım -burası göreceli olabilir sayı veremiyorum- kadın gibi geleneksel ,dindar bir çevreden geliyor.Ailesi adeta ülkemizden bir kesit. Komünist örgüt üyesi bir abi,aşırı milliyetçi başka bir abi,dindar bir anne ve sorgulayan bir baba.İlk sayfalarda “Bu kadar farklılık bir ailede,biraz zorlama olmuş sanki” diye içimden geçiriyordum ki sayfalar aktıkça, aile fertlerinin ayrı ayrı başından geçenler ve yaşadıklarıyla neden-sonuçlar anlaşılıyor. Kitabın güçlü kurgusu zihnimdeki taşları yerine oturtuyor. Güçlü kurgusunun yanı sıra yazarın üslubu ve hikayeyi sunumu; hem zamanda hem mekanda yapılan gel gitler kitabı çok akıcı kılıyor.Okuyucu, kitap hiç bitmesin istiyor.

Peri’nin yetişkinliğinde; günümüz Türkiye’sini, çocukluğunda; 1980 darbesinden ve ülkemizin geçmişinden başka başka portreler görebiliyoruz. Peri’nin mahallesinde gelenekseli,zaman zaman hurafeyi,kadının veya erkeğin yetiştiriliş biçimini okurken, Oxford’da farklı dünyalar ve aşkın hallerine şahit oluyoruz.Prof.Azur ileTanrı’yı düşünüyor,farklı kültürlerin Tanrı algısını inceliyoruz. Üç kadın karakterden biri olan Şirin ile kadında isyanı,kadının haykırış olmuş halini; Mona’da (imrenmedim dersem eksik olur) güçlü bir inancı,bilinçli Müslümanlığı izliyoruz. Böyle bir iddiası olmamasına rağmen, kitabın bana göre bir güzelliği de şu ki bir kadın olarak bu üç kadından birine kendimizi yakın hissedebiliyoruz. Belki sen Şirin’i diğerlerinden fazla sevdin. Belki sen de Mona’yı beğendin belki de benim gibi Peri’ye yakın buldun. Esasen bu çıkarımlar çok olağan. Çünkü yazar hem bizim coğrafyanın hem yakın coğrafya kadınlarını bu üç karakter üzerine ustalıkla resmetmiş.

Havva’nın kızları,Adem’in oğulları…Bu kitabı okuyun,ön yargılarınız size kırılmaz, okurken onu bir kenara bırakın. Siyah ya da beyaz olmak zorunda olmadığınızı, hayatı istediğiniz tondan yaşayabileceğinizi, kendinizi nereye ait hissederseniz oralı olduğunuzu, güneşin doğudan ya da batıdan değil kalbinizin ta ortasından doğduğunu bu kitapla hatırlayın.

Bir sonraki kitap sohbetinde görüşmek üzere.  Irvin D.Yalom’un “Aşkın Celladı ve Diğer Psikoterapi Öyküleri” kitabı şuan elimde.Bitirince, üstesinden gelebirsem size yazacağım.Sevgiler…

..........
*Bunu lütfen siyasi bir söylem olarak algılamayın, madde-mana ve inanç bakımindan durulan taraf kastediliyor.

3 Şubat 2016 Çarşamba

APTAL MATI (öyküm yayımlandı)



Öykümün ilk bölümü wattpad'de yayımlandı.Telefonunuza wattpad uygulamasını indirip oradan hikayemi okuyabilirsiniz.
Aşağıdaki linke tıklayarak da öykümün ilk bölümüne ulaşabilirsiniz.


https://www.wattpad.com/215058565-aptal-mati

24 Ekim 2014 Cuma

KAMU BAŞ RÜYACISI


Hayat kumbaramızda biriktirdiğimiz, anı sandığımızda sakladığımız, belleğimizin gerilerine atıp unuttuğumuz onca insan bu kitapta tekrar karşımıza çıkıyor.



KAMU BAŞ RÜYACISI HAKKINDAKİ YAZIM YAYIMLANMIŞTIR. 

14 Temmuz 2014 Pazartesi

ANSIZIN HAYAT


Necip Tosun'un son öykü kitabı Ansızın Hayat hakkındaki yazım kaçakyolcu'da yayımlandı.http://kacakyolcu.com/ansizin-hayat/

26 Haziran 2014 Perşembe

AŞK CEPHESİ

Bahadır Yenişehirlioğlu'nun son kitabı AŞK CEPHESİ hakkındaki değerlendirmem http://kacakyolcu.com/ask-cephesi/   yayımlandı

9 Mayıs 2014 Cuma

SATRANÇ-STEFAN ZWEİG



Bir saat içinde bitireceğiniz bu ilginç öykü okumaya değer.
Kitap hakkındaki değerlendirmem için tıklayabilirsiniz. http://kacakyolcu.com/satranc/

3 Nisan 2014 Perşembe

ÖĞRENİLMİŞ ÇARESİZLİK


Funda Özsoy Erdoğan'ın öykü kitabı ÖĞRENİLMİŞ ÇARESİZLİK üzerinde değerlendirmem yayımlandı.Göz atmanızı tavsiye ederim ;)

http://kacakyolcu.com/caresizlik/

6 Mart 2014 Perşembe

DÜNYA AĞRISI



Ayfer Tunç'un son kitabı Dünya Ağrısı hakkındaki yazım kacakyolcu sitesinde yayımlandı.

   http://kacakyolcu.com/dunya-agrisi/

21 Ocak 2014 Salı

SARI



        Ne çok şey yaşamışız...Yaşatılmışız...Küfemiz dolmuş tıka basa,dökülüp saçılmış dertler,taşmış ağır gelmiş vesselam...Şans mı şanssızlık mı bilemiyorum ama bizim memlekette neredeyse her on yılda öyle çok şey değişir ki "Her on yılın tarihi yazılır" desem mübalağa etmiş olmam.Metrekareye düşen yağmur miktarı gibi kişi başına düşen dert,tasa da sağanak sağanaktır bu coğrafyada.Nitekim gazeteci yazar Ahmet Tezcan;sırtındaki yükü geçmişin hatrına ve her şeye rağmen ama yalpalaya  yalpalaya da olsa taşımaya çalışan Anadolu insanını Sarı'nın küçük yüreğinden aktarmış.İlk kitabı Kafirun'da "Bir yazarın ilk romanı nasıl bu kadar iyi olabilir?" sorusunu sorduran yazar ivme kaybetmeyerek "Sarı" ile yine okuyucunun gönlünde yer edindi.Bana göre ise "ikinci her zaman birinciyi aratır" ve "ilkler özeldir" genelgeçerliğinin aksine ilk kitaptan bir iki tık ilerideydi.
      Kafirun'daki küçük Sarı büyümüş genç bir İmam Hatip öğrencisi olmuştu.Fakat büyümek öyle çocukluk düşlerimizdeki gibi fevkalede bir şey değildi.Hem de bizimki gibi alkımın altında geçirilmeye çalışılan bir ülkede....Sarı'nı henüz kırılmamış,taşlaşmamış,körpe yüreğine fazlaydı aslında yaşananlar.Oysa bu ülkede gençlerin kaderiydi ezilmek,bükülmek,bir şekle sokulmak.Kuru lafları Besmele saydırıp,kuru değerleri bayrak diye sallamak....Fakat Sarı gibi gözlem yeteneği iyi,hissiyatı yoğun gençler kabullenmediler onlara dayatılan gariplikleri.Giydirilmeye çalışan kılıfı tuhaf buluyorlardı ama öte yandan da o kılıfı giymeye hevesli çok da insan çıktı.Ve hatta o kılıfı zamanla vücutlarının bir parçasıymışçasına benimsediler.Bugün o kılıfı giyenlerin,o hapı yutanların çocukları uydurma tarihi söylemlerden bir zerre öteye gidemeden bozuk plak gibi aynı türküyü söyleyip duruyorlar.Kitapta ise yazar;tarihi,dili,örfü adeti ile arasındaki bağ kesilmeye çalışılan insanımızın haleti ruhiyesini bize ironik yanlarıyla anlatmıştı.O yüzden bazen kendimi tutamayıp ağlanacak halimize güldüm.Hem de sesli...Dışarıdan görenler beni deli sanmıştı oysa delice olanlar yaşananlardı.Levent Kırca'nın  yıllardır yapmaya çalıştığı "güldürürken düşünmek"buymuş meğer.(Hayır, bir sarhoş taklidi seni ne kadar derin düşündürebilecekse?)Sarı'yı okurken bol bol gülüyorsun evet ama sonrasında tanımlayamadığın bir duygu çörekleniyor kalbine.Düğüm oluyor sonra boğazında;toplumca geçirdiğimiz bu ağır depresyon,ilkel kabilelerin belli dönemlerde kurban verdiği gibi  idamla kurban ettiğimiz canlar,bu tuhaflıklar silsilesi...
     Duyguluydu Sarı'nın hikayesi... Kaymakam'ın 19 Mayıs'ta,gençliğin bayramında bütün liselerin bayramını kutlayıp İmam Hatip Lisesi gençlerinin bayramını kutlamaması temeli idi bu kitabın.O yok sayılarak yok edilmişlik,ötekileşmenin başladığı yer hüzünlüydü,kırıcıydı.Hem de onlar umutluyken bu kez var sayılacaklarına.

-Bıldır gaymaham başgayıdı hocam,bu yini geldi,belkitleyim de bu gutlar bizi,öta gimin yapmaz!
Hüseyina Mamunlulu Ekrem'e gülerek bakmış:
-Bıldırcın mısın sen,demişti.Hala dilini düzeltemedin.Bıldır yok! Geçen sene diyeceksin!Kaymakam'ın kaf'ını,gayın yapmayacaksın! Belkitleyim de ne ya? Adam gibi belki desene şuna.
Hüseyina erinmemiş tahtaya Ekrem'in cümlesini yazmıştı:
Geçen sene kaymakam başkası idi.Bu yeni geldi.Belki de bu kutlar bizi,öteki gibi yapmaz.

Bu tatsızlığı unutturmak istercesine güldürmüştü bizi Bıldır Ekrem ve daha güldürecekti.Solculara özenip kaymakamın evini yakmaya niyet etseler de beceremediler.Beceremezlerdi ki...Bu milletin öyle bir kültürü yok çünkü.Polise taş atmak,molotof atmak,orayı burayı yakmak...diye geleneklerimiz yok bizim.Yaniii...Yoktu..!Yazar bu durumu yine kendine has diliyle anlatıyordu.Karakterlerinden birini konuşturmuştu:

"....Sen de görmüşsündür geçen sene şu bizim yerli Che takımı Samsun'dan yürüyerek buraya kadar geldiler,bildiri mildiri dağıtıp üç beş slogan atıp gittiler.Ne kaldı milletin hafızasında?Hiiç! Kocaman bir hiç!Kimse bi bok anlamadı çünkü.Yerli değiller,yabancılar!Halkın dili değil bu kitaplardan ezberledikleri bir kaç kalıp,o kadar!Teneke tıngırtısı bile daha çok şey anlatır bu millete,ama bu veletlerin dediğine kulak asmaz.Antiemperyalist,antifeodal diye yazarsan,Sungurlu'nun Kırıkkale'nin garibanı kahvede okur,ulan amma antika bunnar da haa diye kafa bulur.Eğer bu milletle yola çıkacaksan onun gibi konuşacaksın,onun gibi davranacaksın,yoksa seni anlamaz anarşit der çıkar işin içinden.Türkeş bu gerçeği çok çabuk gördü Hitler'in Nasyonal Sosyalizm'inden devşirdiği  Milliyetçi Toplumcu dangalaklığından vazgeçip yönünü Ötüken'den Kabe'ye döndürdü.Niye?Ulan bu millet ne Moskova bilir ne Ötüken bilir..." 
Yıl oldu 2014 ama değişen çok bir şey yok.Hala halkla aynı dili konuşmayan bir kesim var, üstelik halka hakaret etmek de bu kesimin yeni ilkeleri.Halka koyun de,en aydın sensin.Ve yine kuru sloganlar,sosyal medyada paylaşılan içi boş artistik laflar...Oysa başka söylüyordu solcu Hikmet,ilk kitabımızın ana karakterinin bu kez düşünsel dünyasına,hayat felsefesine görüşlerine biraz daha girilmişti.Ve başka nice konular....Çerkezlerle ilgili Hikmet Usta'nın konuşması müthişti mesela.
Zaten yazar Kafirun'da olduğu gibi tespitlerini,anlatımlarını kendi yapmıyordu.O bir kenara çekilmiş manavı,şoförü,kadını,kızı,delikanlısı kalemi eline alıyor onlar anlatıyordu.Zaten kitabın sevdiren yanlarından biri de buydu.Halkı doğal halleriyle,şiveleriyle olduğu gibi aktarmak samimiyet katıyordu.Şive ile konuştukları bölümleri seni bilmem ama ben çok severek,tebessüm ederek okudum.Kendi okuduğum yetmezmiş gibi her beğendiğim bölümden sonra eşime dönüp "Bak sana bişi okucam...." deyip benden sonra kitabı okuyacak olan eşim de sayemde kitabı okumuş kadar olmuştu.Bıldır Ekrem'in güzel konuşma çabaları,dönemle ilgili siyasi saptamaların halk ağzıyla yapılması,Sarı'nın ağzından laf kaçırmaları...
O gün Sabahattin Asteğmen bir ara "Annen baban namaz kılıyo mu Mahmut?"diye sormuş.
"Ooo..tabii gılıyolar" demiş koğucu şaplak."Hu bile çekiyolar!"
Bu laf için anasından dayak yemişti Mahmut.
Paylaşılmayacak gibi mi Allah aşkına,bu kitap okuyup,bitirip,kaldırılacak kitap değil.Henüz okumayan varsa eşi ile dostu ile beraber okusun bu kitabı.Keşke filmi de yapılsa da Sarı'nın hallerine gülüp,dertlerini dinlesek yine.Gerçi bir film bir kitabın verdiği derinliği verebilir mi,şüpheliyim.Çünkü bu kitap bir değil bir çok meseleyi döküp saçıyor,irdeliyor,hatırlatıyor.Ana öyküden ayrılmadan aralarda verdiği öykülerle de beyninin kıvrımlarında dolaşıp anısal belleğinden çekip alıyor bazı hatıralarını.Deli Yılmaz'ı okurken çocukluğumun geçtiği mahalleyi hatırladım ve mahallemizin delisini.Muhakkak vardır senin de bildiğin bir deli.Her birinin hikayesi farklıdır.Kimine hemşire yanlış iğne yapmıştır,kimi kara sevdaya tutulup kendini içkiye vermiştir,kimi doğuştan öyledir...Bilinmez; şehir efsanesi mi, gerçek mi? Kimi çocukları kovalar, 3 boyutlu korku filmlerinden daha orijinal bir korku yaşatır,kimi oyunlara katılır,kimi güldürür;kimine bir dilim ekmek verirsin dua eder o dua da ahaliye yeter.Mahalle kültürünün unsurlarından biri olmuştur adeta.Sahi o deliler neredeler? Hadi delileri geçtim.Mahallemizin büyükleri neredeler? Küsleri barıştıran,kavgalıları ayıran,en asinin bile laf dinlediği o büyüklere şu son günlerde ne çok ihtiyacımız var.Bu karmaşa ve kopuş içinde,ne mahallenin delileri kaldı dua edecek; ne de dedeler  yol gösterecek.Velhasılı bende deli ile anlam bulan kitap belki seni Sultan ile ağlattı...
    Ana hikaye o odada son bulurken birden yine bütünleştik,hemhal olduk Sarı ve Ekrem ile.Sonuç bölümünde yazar son tokadı atmıştı bize hani kitap boyunca tuttuysan kendini sal diye.Yine içim burkuldu sanki odada ben de varmışım gibi,yaşananlara bizzat şahit olmuşum gibi,her şey çok sahiciydi.Küçük yüreklerine ağır gelen bu yükü taşıyabilen büyük adamlardı onlar artık.
        Ben mi? Bir İmam Hatip mezunu değilim,zaten bu kitap da yalnızca İmam Hatip öğrencilerine hitap etmiyor.Bu memleketin derdi ile tasası ile ilgilenen herkesin sevebileceği bir kitap.Kitabın bende bıraktıklarını seni sıkmamak adına mümkün olduğunca kısa anlatmaya çalıştım.Ya sende bıraktığı izler neydi,ya da senden çekip çıkardıkları?
Bu güzel kitabı kaleme almış,evlerimize misafirlik edip,hoş sohbetler edip,bizlerle bir bağ kurmuş olan yazarımıza sonsuz teşekkürler.Yüreğine,kalemine sağlık...Sohbetimi kitaptan hoşuma giden bazı alıntılarla noktalayacağım.Bir sonraki kitap sohbetinde görüşmek üzere...

"Bu İnönü'nün Atatürk'e yapdığını Gırıhlı Kel Kenan bile yapmaz,anam avradım osuun!Mağersem Ata'nın ölmesini bekliyormuş herifçioğlu.La adam öldü,daa gırhı çıkmadan bu İnönü gendine para bastırdı,meymenetsiz suratını pangunotun üstüne gondurdu.Yunan'a karşı samanlıkta sahlandığını unuddu da melmeketi bi tecik gendi gurtarmış gibi başıma Milli Şef oldu çıhdı la......"


"Kelimelerin bile sağcısı solcusu vardı;solcular örgütçü, sağcılar teşkilatçı idi."

"Solcuların Ulusalcı Sosyalist sıfatına karşı çıkardıkları Milliyetçi Toplumcu lafını bırakıp Türk İslam Sentezcisi olalı beri,eli tesbih ağzı oruç tutan dindar kesimden alttan alta destek buluyorlardı."

"Hacı Taşan'ın Ankara'da yidim daze meyvayı türküsü,solcu dilinde Ankara'nın taşına bak,sağcıların ağzında Çankaya yokuşunda Asya'nın bozkurtları marşlarına dönüşeli beri,şekeri en bol meyvenin dahi lezzetine acı düşmüştü."

"Tecrübesizdiler bir de;işçi işçi diyorlardı ama hemen hiçbirinin eli tutmamıştı henüz,propaganda için gittikleri fabrikalarda geçici süre işçi olduklarında bile,çoğunun pestili çıkıyordu.Köylü diyorlardı ama bir köye gittiklerinde nasıl konuşacaklarını bilmiyorlardı.Köylünün dilini bilmiyorlardı çünkü.Hem dilini bilmiyorlardı hem dinini.Apışıp kalıyorlardı,bundan hoşlanmadıkları için de ezberlenmiş bildirileri köy kahvelerinde papağan gibi tekrarlayıp duruyorlardı.Ülkenin en önemli fakültelerinde okuyorlardı ama bir köylüyü ikna edebilecek donanımları yoktu."


14 Ocak 2014 Salı

MİHMANDAR (İskender PALA)

(Kitabı okumadıysan yorumumu okumamanı tavsiye ederim.)

         İskender Pala ile en son; dimağımızda hoş bir tat bırakan,tarih kokan,aşk tüten "Efsane" bir yolculuk yapmıştık.Yeni çıkan kitabı Mihmandar ile bizi yeni bir maceranın içine attı.Kitabı bitirip kapağını kapattığımızda,zihnimizdeki tarih şemalarının dallanmasının yanı sıra nicedir besinsiz kalan ruhumuzun da doyduğunu gördük.
          İskender Pala kitabına konu olarak;yine tarihten,bizim için çok kıymetli olan lakin kıymetini yeterince idrak edemediğimiz muhterem zatlardan birini seçmişti.Ne de iyi etmişti...Üzerine üç beş cümle etmekten öteye gidemediğimiz o mühim insanların hayatlarını bize anlatmakla kalmamış,onların olaylara bakışlarını,ölçülerini,yanlışlarını doğrularını önümüze ışık etmişti taa ki  aydınlatsın,ışıtsın yolumuzu.Özellikle "Mihmandar" daha bir yol gösterici daha bir rehberdi.Oysa bu yaz Ramazan ayında,ortaokul lise yıllarımdan beri peygamberi anlatan kitap okumadığımı fark edip bir kaç kitap karıştırmıştım.Fakat benim için kuru bilgiden öteye gidememiş,okumak için kendimi zorladığımı fark edip devam edememiştim.Meğer bir yerlerde İskender Pala bu ihtiyaca binaen Mihmandar'ı yazıyormuş; benim için,senin için...
         Dilersen;kitabın bende bulduğu anlamı,etkilendiğim bölümlerden bahsederek anlatmaya devam edeyim.
Bir menkıbe ile başladı kitap ve böylece Ebu Eyyüb'un dedelerinin Yesrib'e yerleşme hikayesi ile yolculuğumuz başlamıştı çöllerde.Kalemi Ebu Bekir alınca peygamberi en yakınından dinleme fırsatı buluyor;anlatan iz sürücü olunca inanmayan bir yabancının gözünden de peygamberimizi görebiliyorduk.Tasvirlerin inceliği sayesinde,yazar Mekke'de Medine'ye göçü yazmamış adeta resmetmiş.Neredeyse çöl kumlarını avucunun içine alacakmışsın gibi.Ya da müşrikler O'nun peşindeyken sen de yanlarındaymışsın gibi...Veya peygamberin devesi Kusva konaklayacakları yeri seçerken Ebu Eyyüp ve eşi Fatıma'nın bekleyişi,geçmek bilmeyen dakikalar,duaların yakarışlara karışarak semaya yükseldiği esna öyle güçlü betimlenmişti ki bir an Fatıma olup o hissiyatın yüreğine çöreklendiğini,oturduğunu hissediyordun,dökülürken dillerden sözler...

"Ey güneş! Ondan daha kutlu bir faniyi hiç izlemedin sen,ve ey yer,ondan daha kıymetli bir hazineyi hiç gizlemedin.O ki gönüller gıdası ruhlar şifası...O ki gözlerin feri,şerefin zaferi...Dudağının değdiği bir güle bin can feda,eline değmiş bir ele cihanca cihan feda.Ey güneş! Ebu Eyyub'un kalbinde vuran küt küt için ve oğluma emzirdiğim helal süt için,aydınlar yolları;devecik eğri basmasın ah ve evime yol bulsun Rasulullah."

Bu hisli bölümden sonra, 45 yıl sonrasına Muaviye dönemine geçmek keyfimi biraz kaçırmıştı.Artık peygamberimizin dönemi bitti, bahsi geçmez sanmıştım fakat yanıldığım sonra anlayacaktım.O'nun dönemi olmasa da O'nun sözlerine layık olabilmek için 80 yaşından sonra onca zorluğa,çetin şartlara rağmen yola düşen Eyyub el-Ensari  Hamed'e verdiği öğütlerle,askere örnek oluşuyla,peygamber sevgisi ile,İslam aşkı ile yolculuk boyunca peygamberimizi yaşatmıştı.Ve beni bu bağlılığı ve aşkı ile düşündürdü.Kendime şu rahatsız edici soruyu sormadan edemedim."Onlar müslüman ise ben neyim,neresindeyim dinin?" Dinin o inceliklerini bir bir,yaşamın içine işlemeyi;dinin,onun yaşamındaki ahenkli duruşunu;somut ile soyutun,madde ile mananın kardeşliğini hiç becerememişimdir kendi adıma... Nedense hiç denk gelmedi o çarkların dişleri birbirine...
       Eyyub el-Ensari her durakta bir fidan diktirerek tabiat sevgisini,sahipli bahçelere el attırmayarak kul hakkını,namazın üzerinde durararak dinin direğini,askerlere gönderdiği yiyeceklerle paylaşmayı hatırlattı bize.Ölümüne kadar da her anıyla peygamberi yaşatmıştı, mihmandarlığına yakışır bir şekilde...
Öte yandan başka bir öykü ilerliyordu kitap içinde.İyi bir İskender Pala okuru bilir ki yazdığı tarihi romanlarda oluşturduğu kurgu karakterler,tarihin dokusunu asla bozmaz,eğreti durmaz,gerçekle iç içedir ama gerçeğin yerini almaz.Önüne gelenin tarihi roman yazdığı,aklına esenin "harem"dizisi çektiği son yıllarda İskender Pala'nın yaptığı az şey değildir aslında ve hatta çok şeydir.Birileri çizgiyi bozmuşken çizgiyi takip etmek,birileri teraziyi bozmuşken dengeyi bulmak....İşte bu denge içinde ilerlettiği hikaye Kallinikos'un hikayesi,Genna'nın serüvenleri...Bu hikayenin sonunda ise Kallinikos da dengesini İslam yolunda bulmuştu keşifleri müslüman askerlere son olsa da.Kitap bittikten sonra Kallinikos hakkında küçük bir araştırma yaptım ve "Bizans ateşi" çıktı karşıma.O yüzden Kallinikos kurgu karakter mi emin değilim.Fakat çok önemi de yok artık çünkü kurgusuyla gerçeği ile söylenişi oksieni anımsatan Oxy-genna'sı ile Eyyüb el-Ensari'nin olmadığı bölümler de zevkle okunacak nitelikteydi.Fakat yine de benim için bu kitap her şeyden önce bir Eyyup Sultan ve aslında peygamberimizin kitabıydı...
Teşekkürler kendindeki bu hissiyatı bize de aktarmakta bencillik etmeyen Büyük Usta'ya...Yazdıklarımı takip edenler bilir sevdiğim kitaplar hakkında konuşmayı severim,sevmediklerim beğenmediklerim hakkında yorum yapmamaya çalışırım.Fakat günümüz yazarları içinde bende yeri ayrı olan iki yazar vardır.Bunlardan biri İskender Pala.Büyük mü konuşuyorum bilmem ama bana göre bizim dönemin Usta kalemidir.Bir sonraki kitabını şimdiden bekleyeceğim,kimin hakkında yazacağını merak edeceğim onun kalemini seven herkes gibi.Yüreğinize kaleminize sağlık....


7 Aralık 2013 Cumartesi

Livaneli'nin Matruşkası "KARDEŞİMİN HİKAYESİ"

(Bu kitabı okumayanlar yorumumu da okumasın)

             Bir süredir okuduklarım hakkında yazamıyorum. Ancak bu kitabı okuduktan sonra kaldırmak,üzerine söz söylememek,kalem oynatmamak haksızlık olacaktı.

             "Kardeşimin hikayesi" her köşesinde farklı bir hikayenin hüküm sürdüğü bir labirentti adeta öyle ki basit bir yolculukta sanıyorsun da kendini çıkışı bulamıyorsun öyle kolayca.Eğer sen de benim gibi "Tamam anlaşıldı,genç kız ve olgun adam aşkı okuyorum" diye 'sıradan buldum'larla başlamışsan kitaba,şaşırmış olabilirsin.Zira Livaneli'nin matruşkası her açtığımızda ortaya çıkan yeni bir bebek gibi iç içe gizlenmiş birbirinden farklı öykülerle çıkıyordu karşımıza.

            Kitaba başladıktan sonra ilk olarak Ahmet'in garipliğini garipsedim.Böyle adam mı olurdu,gazeteci kız kesin bu adama aşık olurdu,cinayeti de kesin bu adam işlemişti...Bu düşünceler eşliğinde okurken kitabı, dizilere müdahale edebilecekmişçesine yorum yapan teyzeler gibi gazeteci kıza " Gitme o eve, adam manyak" diye seslenmek istiyordum.Fakat toz alınıp hikaye parlayınca sadece hayranlıkla bakabildim.Yan hikayeler görevini yapıp,sıra asıl hikayeye geldikçe daha bir katmerleniyordu parıltı.
Rusya'da yaşanan acı deneyimler, ilişkinin mutsuz sonu,arayışlar,ayrılışlar belki bunların hiç biri değil de ve hatta Olga da değil de Ludmilla'da değer buldu Mehmet'in öyküsü bana göre.Kitabı okuduğum sürece baktığımda ilk sarsıntıydı.Bu öykünün esrarının,şaşırttığının göstergesiydi Ludmilla ve değil miydi ki Mehmet'in Mehmet olamayaşının nedeni? Kendi benliğini bu denli terk edip, başkasının benliğini ben edinmeler altında yatan sır ortaya çıkıyor ve böylelikle bu garipsediğim adamın tuhaflığının nedenini biraz olsun kabul ettiriyordu.Ve bu tuhaf öykü şu sözlerle beni bir derece daha etkiliyordu.

"Ben de ona o kaybolduktan sonra olup biteni özetledim; Olga'nın nerede olduğunu hiç bilmediğimi söyledim.Telefonu kapatırken "İyi ki adını Ahmet koymuşlar!" dedi "Mehmet olsaydın yanmıştın"

            Romanda ilgilimi hiç cezbetmeyen öykü ise Arzu Kahraman cinayetiydi.Bu öykü taa ki  "karar" bölümünde,katilin ortaya çıkmasıyla kabul buldu bende. "Neden Ahmet'in mektubunda değil de karar bölümünde?" diye düşünmüş olabilirsin.İşte ben de burada yazara küçük bir oyun oynadım.Şifreyi bulmak için vaktimi harcamak istemedim,ne de olsa ilerleyen sayfalarda katilin ismi tekrar zikredilir diye düşündüm ve devam ettim okumaya haklı da çıktım.Karar bölümünde katilin ismi geçmişti ve işte şimdi Svetlana öldürseydi,kocası öldürseydi,Ahmet öldürseydi değil de "o" öldürdüğü için şimdi ilginç olmuş, ilgimi çekmeyi başarmıştı Arzu Kahraman cinayeti.Öyle ki tekrar dönüp okuma ihtiyacı hissettim.Özellikle yazarın herhangi bir ipucu bırakıp bırakmadığını anlamak istedim.Hatice Hanım'ın oğlunun hikayedeki varlığının; Hatice Hanım'ın evi evirip çevirmesiyle ilgili olduğuna inandırmıştı beni yazar.Cinayet gecesi katilin davetteki varlığından bile öylesine alelade bir şekilde bahsetmişti ki yine atlatmıştı bizi.

"Bunun üzerine elimdeki kadehi ne yapacağımı bilemedim.Herkesin içinde götürüp masaya koyamaz ya da yere dökemezdim.O sırada gözüme beş on tabağı üst üste yığmış taşımakta olan bizim Muharrem ilişti.'Al şunu hemen' diye kadehi taşımakta olduğu tabak yığınının üstüne yerleştirdim."

Sanıyorum katili öğrenince sen de şaşırmışsındır, Mehmet'in başına gelenleri merakla okuyup,hapis yıllarında kahrolup,Ludmilla'da bütün çözümlemeyi yapmışsındır...
Zülfü Livaneli bu nefis kurguyu yazmakla kalmamış bu kurgunun aralarına serpiştirdiği satırlarla da yaşanılan güne has ipuçları sunmuştur.Rusya'ya giden işçilerin ikili yaşamları,sana da tanıdık gelmedi mi örneğin? Biraz düşünsen vardır muhakkak senin de çevrende yurt dışına çalışmaya gidip de bir kaç ay sonra oralarda evlendiği haberleri ile bildiğin kişiler,çünkü bu,bizim memleketimizin hikayelerinden biridir.
Kasaba halkının yaşantısı,temizlikçi kadın profili ve dahaları aralara yerleştirilmiş,dekorasyonu bozmuyor dikkat çekmeden güzelleştiren küçük objeler gibi duruyordu. Öyküden bağımsız ama yaşanılan vaktin tasvirleri ta ki gelecek zamanlara fikir olsun...Yine bunlardan birinde Ahmet karakterinin jandarma ile giderken askerleri gözlemlemesi ve köylü çocuklarını tasviri "Nedense askerlik çağına gelen bu köylü çocuklarının bazılarında özel bir sertlik oluyor.Sanki Tanrı, dalgın ve dikkatsiz bir anında eline bir kör balta almış da bunların alınlarını burunlarını,çıkık çenelerini yontmuş gibi..."  zamanında Yakup Kadri Karaosmanoğlu 'Yaban' adlı romanında köy çocukları için "Yüzlerinde sanki kırk yaşında bir adam maskesi takmış kederli cüceler" benzetmesi yapıp,onların yüzlerindeki ağırlıktan, çocuksu olmayışlarından,büyük adam gibi bakmalarından yola çıkarak yazdığı cümleleri anımsattı bana.
Gerek bu ara renkleriyle gerekse ana renkleriyle canlı,hareketi gittikçe artan,şaşırtıcı,güzel bir kitaptı Kardeşimin Hikayesi. Yazarın diğer kitapları ile kıyaslayarak bu kitaba haksızlık etmeyeceğim. Aşkın, psikolojinin ve hatta felsefenin harmanlandığı bu müthiş kurgu ,psikolojik gerilim filmi izlemişim gibi bir tat bıraktı bende ve de tam not aldı. Ya sende? 

  

16 Temmuz 2013 Salı

KAFİRUN



      Hatırlar mısın? Resim derslerinde bir çalışma yapılırdı. Boş bir resim kağıdının ortasına bir kart postal yapıştırılır, sayfada geriye kalan boş kısımları sen kartpostala uygun bir biçimde devam ettirir ve tamamlardın. İşte  "Kafirun" kitabının yazarı da, kağıdın ortasına bir mahalle çizmiş ve öyle bir anlatmış ki resmin devamını sen kolaylıkla tamamlıyorsun ve ortaya 50'li 60'lı yılların Türkiye'si çıkıyor.
     Her ne kadar can alıcı hikayemiz biri nurcu biri komünist olan iki Hikmet'in ilginç bir şekilde gelişen arkadaşlığı olsa da mahalledeki evlerin öyküleri de bir o kadar ilgi çekici ve dönem Türkiye'sine güçlü bir ışık tutmakta...
     Bildiğin gibi hikayemiz; hapse düşen komünist oğlunun peşinde  şehir şehir dolaşan bir kadının sokaklarda kalması ve nurcu bir ailenin ona kucak açması ile oluşuyor. Oysa bu insani olan misafirperverlik kimleri tarafından pek hoş karşılanmıyor.

     "N'iyapacığıdık yani hikmet Usta, goynumuza mı alacığıdık? Bize de gomonis damgası vurmazlar mı?
      " Sana gomonis damgası vuracaklar diye bu kadın ölecek mi la şerefsiz?"

    Son günlerde kutuplaşmaya çekilen ülkemde, insanların birbirini yaftaladığı, arkadaşlık etmeyi bıraktığı, sokakları yakıp yıktığı, birbirine edilmedik hakaretler bırakılmadığı düşünülürse Hikmet Usta gibileri arıyor insan...
        Evet etkileyiciydi Hikmet Usta'nın hikayesi fakat daha önce dediğim gibi diğer öyküler de en az onun kadar ilgi çekiciydi...Dabakların gelini İsmet, Kara Mahir'in aşkı, Memmet, Esat'ın felç geçirmesi, Şıkkali basit birer hikaye değil ; o dönemin köyleri, mahalleleri, sosyal yaşantısı, hayatı algılayış biçimleri ve daha bir çok durum hakkında malzeme sunuyor. Öte yandan mahallelinin erkeklerin ve hatta kadınlarının siyasetle iç içe olmaları, gündemi o günkü şartlar el verdiğince takip etmeleri insanı düşündürüyor.
       Bazen, bazı kendini bilmezler çıkıp halkı cahillikle yaftalamaya çalışırlar. Oysa bilmezler ki o cahil dedikleri amcalar, teyzeler, dedeler, bu ülkede alimlerin idam edildiğini gördü, kitaplarını devletten kaçırmak zorunda kalıp topraklara gömdü, seçtikleri başbakanları idam edildi, o cahil denilen teyzelerin oğulları orduda rütbeli bir göreve alınmazken, teröristin kucağına biri atılması gerektiğinde "sen gel " denildi, ekmek kuyruklarında, ilaç kuyruklarında bekletildiler,  kızları başı kapalı diye okullardan atıldı, 80 yaşındaki nineler torunlarının yemin törenlerinden kovuldu ve daha nicelerini gördü bu insanlar... Ve şimdi birileri çıkmış  "ayol cahil kesiim işte" diyebiliyor. Tabi, isteyen istediğini söylemekte hürdür ancak kabul edilmelidir ki bu halk da yaşadığını bilir.
     Kitabımızda da yazar, bu yaşantılardan kesitler sunuyor. Ve bu diyalogların bazen kendi şiveleri ile verilmesi sempatik ve samimi bir izlenim vermiş. İşte bir kaçı :

     Dabakların gelininden bahsedilirken nasıl da ince dokundurmalar yapıyorlar, bakalım...

    "Dabakların gelini yangın baygını İsmet bile, geceden sabaha halkçı kesilmiş gız, Allah belanı vere de göğdelerin eriye, tapır tapır döküle, gadamı alasıca fingirdik mendebur! Havva Bacıgilin evinde düdüklü tencere gibi hüü hüü diye hoplaya zıplaya coşmalara galhan sen dağel miydin a zilli ? Bi gece de n'oldu da "İsmet Paşa varıkene ezanı annıyodum, Menderes geldi gene annamaz oldum, çok iyi ettiler de hapse dıktılar Menderes'i, pis Herif " diye salyalar akıtmaya başladın gıçımın kenarı ? Namaz gıla gıla seccade paralıyodun da biz mi görmedik, kör müydü gözümüz, susduysak boşa susmadık, arsıza arsız, uğursuza uğursuz mu olaydık, Allah'ı mı gandıraydık senin gibi, oyuncu fışkı?"

    Ezanın Türkçe ve Arapça okunması üzerine ne kadar derin tartışmalar yaparsan yap bu paragraf kadar derin ve gerçekçi olabilir miydi?

   "İhtilali yapan Gürsel Paşa, Demokratları Yassıada'ya gönderen Milli Birlik komitesi idi, lakin ahali nazarında, hükümeti deviren İsmet Paşa, alayını mapusa tıkan Halk Partisi'ydi. İsmet Paşa, Meclis kürsüsünden boşuna bağırmamıştı "Sizi ben bile gurtaramam." diye! Gaçın kurrasıydı o ! İhtilalden evvel dişi gedik kendi hödük olsa bile , başı dik yürüyen Demokratçı takımı şimdi korkak tavuk, düne kadar burnu sürtük Halkçılar sürtüşmeye,Demokratçılar sıvışmaya mahana arıyordu. Gün geçmiyordu ki gafa-göz yarılmasın, dayı-yeğen darılmasın, konu komşu kırılmasın. Kimi Menderes orada asılırsa burada kahirleniyor, kimi de " la bu leyleğe hacı diyollarsa, yüzdeyüz demokratçıdır bu guş" diye hayvana yan bakıp , daşa fırsat golluyordu."
O günkü durum halk ağzıyla gayet güzel ifade edilmiş ancak üzücü olan şu ki bazı durumları günümüz Türkiye'sinde de görmekteyiz, dayı -yeğen darılıyor, kafa- göz  yarılıyor yine fakat dilerim ki bu filmi tekrar izlemeyiz...

     "Kıyıda köşede bir şey kalmasın Halit ! Rafların arasına, sedirin altına baktın mı ?"
     "Baktım baba ! Benim ders kitaplarım dışında bi şey kalmadı!"
     " İyi o zaman ....Hadi sen kazmayı küreği al çukuru kaz, ben de şu kitapları muşambaya sarayım. Anana da söyle kındap getirsin"

      Bilmem ki insan kitaplarını sakladığına mı üzülür, bu hallere düştüğüne bu hakarete uğradığına mı? Bizler hiç kitap saklamak zorunda kalmadık, sokaklara çıkıp "özgürlük özgürlük" diye bağıran heyecanlı gençler de öyle ...
       Son vereceğim örnek de Deli Muarrem ile sıracalı Mahmut'un konuşmaları. Buraya dikkat et, hem kitabın özeti mahiyetinde hem de kitabın adının üstüne yazılmayı hak eder nitelikte. Alkımın altında kimse geçemez....
     "Gorkma la gorkma, masal bu.Alkımın altından kimse geçemez. Gandırıyollar, hazine bulun diyollar, padişah olun diyollar, gandırıyollar işte!"
   .....
  "Beni de böyle gandırdılar la devramel! Al bunu iç, alkımın altından geçen didiler. Gız olmazsan padişah olun, hayatın değişir didiler. İçtim..geçemedim.. bi daa içtim, gene geçemedim.. bi daa ... anaa.. la devramel kafa n'oldu biliyon mu?"
   "I ııh bilmiyom"
   "Bi baktım ben alkımın altından geçememişim amma alkım benim üstümden geçmiş! Alkımıdı, ebemguşaydı, gökkuşaydı dirkene ebeminkini gösterdiler bana! Gafayı hoplatdılar! Her şey allak bullak oldu biliyon mu? Sona da bana deli didiler... Deli Marrem didiler !
  ....
 "Bana bak la devramel! Sana da alkımın altından geçebilin dillerse, sakın inmanma ha! Yalan söylüyollar, gandırıyollar, ondan sonra garşına geçip sen delisin diyollar! Sakın inanma he mi? alkımın altından kimse geçemez! Heç kimse ! İnanma!"

     Çocukluğumuzda anlatılan bir hikaye vardı.Çocuğun birine gökkuşağının altından geçersen erkek olursun derler ve çocuk koşmaya başlar yetişmek için gökkuşağına, koştukça koşar, yorulur, çabalar, bitkin düşer ama devam eder yine koşmaya...Kan ter içinde koşarken bakar ki o koştukça gökkuşağı uzaklaşıyor...
    İşte, bizim memleketin hali de böyle. Başka bir şekle bürüneceğiz diye koşturulmuşuz durmamacasına, yorulmuşuz bitkin düşmüşüz ama nafile...Bir bakmışız ki hem gökkuşağına uzağız hem de kendimize....
Bu güzel kitabı kaleme alıp bizi o dönemle buluşturan yazar Ahmet Tezcan'ın kalemine, yüreğine sağlık. Bir sonraki kitap sohbetimde görüşmek üzere.Sevgiler...


   
   
   

19 Haziran 2013 Çarşamba

SIR KÜPÜ

  

 Dostlar duydunuz mu? Pandora'nın kutusu patlamış ve dökülmüş içinden türlü türlü sırlar. Görelim bakalım neler neler saçılmış?
       Kutuyu patlatan, dinamiti koyan kişi Turgay Güler. Kendisini televizyon programlarından tanırım sıkı olmasa da takipçisi sayılırım. Ya farklı konuları kurcalayan; ya da aynı mevzuları farklı yerlerden kurcalayan, izleyene değişik bakış açısı sunabilen bir gazeteci. İşin gerçeği, daha önceki kitabını merak edip de almadım. Sanırım bunun sebebi daha önce okuduğum şu edebiyat yoksunu politik kurgu romanlar. Edebiyattan yoksun oldukları yetmezmiş gibi, kurgularının temeli de gerçeklikten bir hayli uzak. Hal böyle olunca alma gereği duymamıştım lakin genelleme yapmanın doğru olmadığını bir kez daha tecrübe edinmiş oldum. Özellikle sosyal medyadaki olumlu yorumlar sonucu kendimi kitapçıda buldum. Zaten bilgilerinden şüphe etmediğim yazar, bildiklerini bize öyle bir sunmuş ki benim diyen roman yazarlarına parmak ısırtır.

        Gelelim kitabımıza...Roman farklı kollardan ilerleyen ırmaklar gibi nerede kesişeceğini merak ettirerek okutuyor kendini. Veba, Yahudiler, define olayı, ve yazarımızın bir hoşluk yaparak kendini de içine dahil ettiği "gizemli kadın" bölümlerini okurken sen de kendini şu soruyu sormadın mı? "Yahu ben bu kitabı, günümüz ile ilgili bir roman okuyacağım diye aldım nereden çıktı şimdi bu veba falan?" Evet ben de "Bakalım yazar bu işi nasıl bağlayacak" diye sorgulayarak okuyordum. Her bir bölümü yeni bir öyküye başlar gibi kaleme alan yazar ustaca bir düğümle bağlamış ve ortaya çok da güzel bir örgü çıkarmıştı ki böylelikle ben de merakımdan kurtulmuştum.

        Yazar, açılışı Yusuf peygamberin rüya yorumuyla yaparak sanırım kitabına "güzel" imgesini baştan yüklemek ister gibiydi.  Ve arkasından gelen kara günler, kara ölümler, ve bu kara lekelerin fırçası Ortaçağ Hıristiyanları, ve tuvale düşen darbeler Yahudiler...Bu sayfaları okurken yazarın tasvirleri eşliğine çevirdim tarihin sayfalarını. Hep o allanan pullanan batıyı, var olduklarından beri her gün duş alan, klozet kullanan, her gün diş fırçalayan, hijyene çok dikkat eden müstesna insanlar olarak gören ; gericiliği, barbarlığı, pisliği ancak ve ancak kendi milletine yakıştıran yeri gelince de ulus severlikte (!) mangalda kül bırakmayan insanlarımız geldi aklıma bir an ve okumaya devam ettim...Yazar anlatıyordu; pislik, sağlıksız koşullar, cehalet, şeytanı arayan insanlar, cadı avları arasında Levi'yi ve torunu Rukofil'i.
Onlar bu hikayede köprünün başladığı noktadaydılar, köprünün sonunda ise günümüz Türkiye'si vardı. Köprünün başını ve sonunu bağlayan yol ise bir define olayında çıkacaktı ortaya. Köprünün temelinin atıldığı yerde Hıristiyan alemi vebayı temizlediklerini düşünsün, başka bir veba asırlar sonra bir çıban gibi büyüyordu insanoğlunun sırtında ve sarıyordu bütün dünyayı; ağını attığı yeri çürütüyor, tırnağını geçirdiği yeri kanatıyordu, bal sunuyor lakin zehirliyordu. Fakat bir gün bir şey oldu; ipini attığı yerde ipi kesildi, tırnağını geçirdiği yerde tırnağı kırıldı ; onun sarhoş ettiklerini bir başkası ayıltıyordu , o uyutuyor öbürü uyandırıyordu, o kısırlaştırıyor diğeri çoğaltıyordu. Ve artık bu diğeri fazla oluyordu. Sesi kesilmeliydi artık, diğerleri gibi...
       İşte böyle gelmişti ana hikayeye yazar. Ana hikayeyi oluşturan temel, sağlam atıldığı için ana hikaye de kendini okutuyordu zira kurgu korkulardan değil tarihten ve günümüz gerçeklerinden seçilmişti. Ve hatta zaman zaman yazar abartmış bu günümüz gerçekleri konusunu tam on ikiden vurmuştu. Bu bağlamda şu sözleri hatırlamakta fayda var.


“Ben başka şey söylüyorum. Daha büyük bir terörden bahsediyorum. Çıldırmışçasına sağa sola saldıran, yakan yıkan milyonlardan” (sayfa 155)
Çok tanıdık geldi değil mi?

“O gün o katliamı engelleyebilseydik, bugün nüfusumuz 200 milyonu aşacaktı.Şimdi de bu. Adam, faize savaş açıyor. Düne kadar etrafımızda pervane oluyorlardı. Tüm borçlarını ödedi. Şimdi herkes onun izinden gidiyor. Faiz indiriyor. Borç ödüyor. Krallığımız zarar ediyor. Dedem Levi’nin vasiyetini geciktiriyor. Alçak!” (sayfa 156)


Sanıyorum şu günlerde bütün ülke olarak yaşadığımız sıkıntıyı işaret ediyor yazar.  Öngörüsünü takdir etmemek mümkün değil. Ülke tam da nefes almaya başlamışken, ciğerlerine oksijeni çekecekken, birileri havayı kirletiyor, suyu bulandırıyor, sırtına çıkmış, ağzını kapatmaya çalışıyor, zavallı ülkem silkiniyor, sallanıyor ; bu kez kafasına hücum ediyorlar, binlerce minik yaratık beynini kemirmeye çalışıyorlar. Oysa o daha yeni tedavi olmuştu bu yaratıklardan. Bal sandığı şerbetlerin zehir olduğunu yeni idrak etmişti kim bilir belki farkındaydı sesini çıkaracak zamanı bekliyordu...Ülkeyi kalkındıracak, geliştirecek diye projeler geliyordu önüne o da uyguluyordu. Kitabımız, temel olarak; ayağa kalkmaya çalışan ülkemin sırtındaki çıbanlardan bahsediyor. Ve bu ülkeyi dik durdurmaya çalışan kişiye düzenlenen bir suikastı kaleme alıyor.
      Kitabı okurken bir çok kavram da öğrendim diyebilirim, son zamanlar da adını sık duyduğumuz, faiz lobisi, indigo çocuklar, malthusçuluk... vs.
     Malthusçuluk hakkında kitabi bir bilgi vereceğim sana ve sen de kim bilir aile planlamanı okuyor gibi hissedeceksin. "Ayol başbakan bizim yaptığımız çocuğa bile karşıyıyooo,  çok diktatör diı mıııı?" diyen  sevgili şirin arkadaşlarım birileri milletin çocuğuna toptan karışmış,haberimiz yok. Bakalım, görelim.

 "Çalışmasına göre uygun şartlarda herhangi bir popülasyon, besin maddelerinin artışından daha hızlı bir oranda artar ve böylece zamanla kişi başına düşen besin miktarı azalır.
Bu düşünceleri nedeniyle Malthus geç evlenmek, az sayıda çocuk sahibi olmak vb. hareketlerin teşvik edilmesi gerektiğini düşünüyordu. Yine Malthus'a göre toplumsal sefaletin en büyük nedeni alt sınıflardı ve bu yüzden bu tür bir nüfus planlaması üst sınıflardan ziyade alt sınıflara uygunlanmalıydı. Fakir halk kesimlerine yapılan (özellikle kamusal) yardım programlarına karşı çıkmıştır. Her türlü toplumsal müdahaleye ve yardıma muhalif olmuştur."

"Türkiye Cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, gazeteci Zeynep Atikkan, Gazeteci Tuncay Özkan, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, sosyolog Prof. Dr Mustafa Erkal, emekli vaiz Fethullah Gülen, Eski MHP Başkanı Alparslan Türkeş, Eski Başbakan Necmettin Erbakan ünlü doğum yanlılarıdır. Atatürk döneminde Malthusçu yayınları yasaklamış 100 milyonluk Türkiyenin bir an önce olmasını istiyordu.Türkiye'de Atatürk döneminde başlatılan, doğum yanlısı uygulamalar, 1965'de Adalet Partisi tarafından değiştirilmiş, doğum karşıtı Malthusçu politikalar başlamıştır. Kenan Evren, Vehbi Koç, Süleyman Demirel ünlü Türk Malthusçulardır"
(wikipediadan ayrıntılara bakabilirsin)

      Doğum yanlılığı ile bilinen ve bu yöndeki çabası,  "başkalarının özel hayatına karışmak" olarak nitelendirilen başbakan, başbakana düzenlenecek olan bir suikast ve suikastı çözen, başbakanın Sır Küpü'nü anlatan bir kurgu kitabı değil bu kitap, çok daha fazlası...Faiz lobisi kimlerdir, telefoncu kimdir, ve hatta acaba benim de kullandığımın sahibi midir, sır küpü kimdir, üzerine konuşulacak şeyler, fakat yeterince anlattığım romanda bu soruların cevaplarını yazmayacağım, zaten ip uçlarını takip edersen kolayca ulaşabilirsin cevaplara.
Kitap hakkında benim konuşmak istediklerim bunlardı. Ufak bir de eleştirim olacak. Şöyle ki: bana yetmedi, çok çabuk bitti, belki bir çok insan için "kolay okunabilir" olması öncelikli tercihler arasındayken bana göre " tadı damağımda kaldı" kıvamındaydı. Turgay Güler,madem böyle güçlü bir kurgunuz var, madem kaleminizi böyle ustaca kullanabiliyorsunuz; keşke daha kalın bir kitap olsaydı, keşke daha çok şey yazsaydınız okusaydık...Gerçi ben ki Nazan Bekiroğlu'nun Nar Ağacı'nı bile o kalınlığına rağmen kısa bulmuş, çok severek yazdığım yorumumda kitabın devamını istediğimi dile getirmiştim. Demek ki güzel kitaplar böyle tat bırakıyor.
      Peki, bu kitabın senin zihninde bıraktığı iz, gönlünde bıraktığı tat nasıldı? Yorumlarını bekliyorum. Bir sonraki kitap sohbetimde görüşmek üzere.Sevgiler...
  

                                                                                                      ÖZLEM KARAPINAR